19 Haziran 2008 Perşembe

Eğlenelim Öğrenelim: Birleşik Krallık

Birleşik Krallık bir ülkedir. 4 devletten oluşur; İngiltere, İskoçya, Galler, Kuzey İrlanda. Yandaki bayrağı görüp, "aha biliyorum İngiltere bayrağı" derseniz yamulursunuz.


Bu 4 devlet iç işlerinde birbirlerinden bağımsızlardır. Vaktizamanında İskoçya krallıktı, Galler prenslik, İrlanda da İngiliz sömürgesiydi.

Birleşik Krallık'ın yazılı bir anayasası yoktur.

Bayrakları biraz inceleyelim; İskoçya bayrağı:










İngiltere bayrağı:










1783-1922 yılları arasında kullanılan İrlanda bayrağı:









Bu üç bayrağı üst üste oturtun, a-aa! En üstteki Birleşik Krallık bayrağı oluştu değil mi? Bakın, daha o zamanlar Voltron yoktu ama o mantaliteye sahip devlet adamları varmış demek. "İngiltere, İskoçya, İrlanda bayrakları birleştirilmiş de, Galler niye dışlanmış" diye düşünecek olursak, sebebini ben de bilmiyorum ama estetik açıdan olabilir, Galler de olsa karman çorman bir şey olurdu Birleşik Krallık'ın bayrağı.

Yazının bu kısımdan sonrası, Metin Münir'in Milliyet'teki yazısından alıntıdır. Üç yüz yıldan beri birlik içinde yaşamasına rağmen İskoçya’da hâlâ sönmemiş bir bağımsızlık ateşi var.
1997’de Tony Blair’ın İşçi Partisi hükümeti devolution olarak adlandırılan bir süreçle İskoçya’ya bir tür yerel hükümet bahşetti. Amaç İskoçları daha yakın, ihtiyaçlarına karşı daha hassas bir yönetime kavuşturmaktı.

Devolution, merkezi hükümetin bir bölgeye bazı yetkiler aktarmasına verilen isimdir.
Devolution ile federasyon veya konfederasyon arasındaki fark şudur: Devolution’da devlet bir ve bütün olmaya devam eder. Merkezi hükümet, devrettiği hakları geri alma yetkisini korur. İskoçya mahalli hükümeti sadece eğitim ve sağlıktan sorumludur. Geriye kalan yetkiler (iç işleri, savunma, dış işleri, maliye) Londra tarafından kullanılmaya devam ediliyor.
Geçen seneki seçimler İskoçya’nın bağımsızlığını isteyen muhafazakâr Milli İskoçya Partisi’ni iktidara getirdi.
Milliyetçiler isteselerdi bağımsızlık konusunda hemen bir referanduma gidebilirlerdi. Ama gitmediler çünkü yapsalar büyük bir olasılıkla “istemezük” kararı çıkacağını biliyorlar.
İskoçların çoğunluğu kopuş istemiyor. Kamuoyu araştırmalarına göre bağımsızlık taraftarları üçte birin altında. Son bir araştırma bu sayının yüzde yirminin altına indiğini gösteriyor.
Gururlu ve bağımsız doğalı İskoçlar neden bağımsızlık istemiyor olabilirler?
Yüzyıllardır karışık yaşayan, birbiriyle evlenen, birçok gelenek ve göreneği paylaşan, ekonomik çıkarları ortak olan toplulukların birbirinden kopması o kadar kolay değildir. Eğer her ikisi de mutluysa, biri diğerine ayrımcılık veya haksızlık uygulamıyorsa, tabii.
Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown’un İskoç olması Birleşik Krallık’ta kimin, hangi ırktan geldiğinin önemli olmadığını gösteriyor.
Eğer İskoçlar İngiltere’den ayrılıp kendi devletlerini kurma kararı alsalar İngilizlerin tepkisi ne olur, biliyor musunuz? Hiçbir şey. Umurlarında bile olmaz.
Bir ülkenin ne kadar müreffeh ve mutlu olduğunu tayin eden coğrafi büyüklüğü veya nüfusu değildir. Ne kadar akıllıca yönetildiği, ne kadar uygar olduğudur.

15 Haziran 2008 Pazar

Türkiye - Romanya

Herhangi bir kupada eşleştik diye değil, karşılaştırma yapacağımdan "Türkiye - Romanya" yazdım...

Türkiye A Millî Futbol Takımı, Euro 2008'de çeyrek finale çıktı diye, futbolcu başına 250 bin euro prim ödeniyor. 23 x 250000 'den 5 milyon 750 bin euro gitti bile. Romanya A Millî Futbol Takımı'na prim teklif edilir Romanya federasyonu tarafından, futbolcular kabul etmez, "biz Romanya için oynuyoruz" derler. Bizim Türkler "milliyetçiyiz" diye geçinir.

Bizim teknik direktör yılda 1 milyon euro'ya yakın maaş alır, (yoksa sömürür mü demeliydim) Romanya'nın teknik direktörünün yıllık maaşı 200 bin euro civarında.

Bizimkiler Portekiz'e (şanslı oldukları için) 2-0 yenilir, (o maçta 14 kişi oynamıştık, 3 kale direği de bizim takımdaydı) Romanya ise Fransa'ya da İtalya'ya da yenilmez.

Ne kadar rahat para harcanıyor şu futbolda...

Doğru ya; futbol dediğin, açlıktan da, işsizlikten de, eğitimden de önemli bu ülkede, harcayın...

Sonra "neden Romanya Avrupa Birliği'nde ama biz değiliz?" diye sorun.

Türkiye'nin bu sportif başarısını devam ettirmesi, primleri ve maaşları katlanarak artıracaksa ekonomik krize kadar yolu var bunun, bilesiniz. "neden çocuğumu okutamıyorum, neden iş bulamıyorum?" gibi soruların bir sürü yanıtlarından bir tanesini bulmuş olduk böylece... Seviyoruz Türkiye'yi yine de, değil mi?

4 Haziran 2008 Çarşamba

més que un club


Bir kulüpten daha fazlası; FC Barcelona. Katalanların, hatta bir bakıma özgürlüğün sembolü. İspanya'da diktatörlüğe, ayrımcılığa bir başkaldırının ismi.

1930'lu yıllarda, yani İspanya İç Savaşı sıralarında faşist diktatör General Franco'ya en çok direnen bölge Katalunya'dır. Franco'nun ırkçı uygulamalarıyla beraber, Katalanların Katalanca konuşması, Katalan marşı söylemesi, Katalan bayrağı taşıması yasaklandı. Fakat Franco'nun bu yasağı uygulamaya sokamadığı tek bir yer vardı; Les Corts, yani bugünkü Camp Nou diyebiliriz. Franco, takımı Real Madrid ile Les Corts'a geldiğinde, İspanya'nın marşı ıslıklanır, Katalan marşı var güçle söylenirdi. Stadın her tarafı Katalan bayraklarıyla donatılırdı.

1925 yılında bir maçtan önce Barcelona taraftarı İspanya marşını yuhaladı diye, kulübün kurucularından başkan Joan Gamper, diktatörlük tarafından "İspanya'nın düşmanı dış mihrak" ilan edilerek sınır dışı edilir. Bugün hâlâ, her sezon başlamadan önce Joan Gamper Kupası düzenlenir.

Bu adaletsiz tarihin akışını Johan Cruyff'un İspanya'ya gelişi değiştirir. Cruyff, Hollanda'dan İspanya'ya Barcelona'ya imza atmak için geldiğinde, Real Madrid (Madrid Royal, yani Madrid Krallığı) Barça'nın her yıldız transferine burnunun soktuğu gibi Cruyff'u da Barça'nın elinden almak isterler. Cruyff, herkesi şaşırtacak doğru kararı verirken şunları söylemiştir: "Ne kadar para verirlerse versinler, Franco gibi bir katilin takımında asla oynamam."

Bu sözlerin üzerinden çok geçmeden, Barcelona, yine Santiago Bernabeu'ya gittiği bir El Clásico'da Cruyff'un muhteşem oyunuyla 5-0 yener. Madrid'te, Faşist Franco'nun gözleri önünde takımını bu derece hezimete uğratmak, tarihi yeniden yazmak ve Franco'nun yediği en önemli devrim tokadını atmak anlamına geliyordu. Franco'nun o günlerden sonra hastalanması ve 1 sene sonra ölümü, Katalanlarda esprili bir bakış açısının oluşmasına olanak verir: "Cruyff o kadar güzel oynadı ki, Franco acısından öldü."

Barcelonalılara göre, İspanya'da demokrasi, Franco'nun en önemli yandaşı Carrero Blanco'nun 1973'te öldürülüşüyle değil, 1974'te Barcelona'nın Madrid'i Madrid'te 5-0 yenmesiyle başlar.

Bu krallık-cumhuriyetçilik rekabeti günümüzde hala eskiden olduğu kadar şiddetli sürmektedir. Yakın tarihte, 1997'de, İspanya Kral Kupası finali Barcelona - Real Betis arasında oynanır. Bu sıradan bir final değildir, çünkü maç, kralın evi Santiago Bernabeu'dadır, maçtan hemen önce, İspanya milli marşı okunduktan sonra Katalan marşı da okununca, binlerce Katalan sevinç gözyaşlarına boğulur. Zamanında Katalunya'da bile yasaklanan Katalan marşının kralın evinde okunması, özgürlük savaşının en büyük zaferlerinden biridir. O maçı Barcelona'nın kazanıp kupayı alması da, Katalanlara çifte bayram yaşatmıştır.

Not: İspanya Kral Kupası'nı Barcelona, kralın takımı olan Real Madrid'ten daha fazla almıştır.
(2007/2008 sezonu itibariyle, Barcelona 24 kez, Real Madrid 17 kez)

3 Haziran 2008 Salı

Bu adam kim?

Bu adam yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir.

Bu adam ilköğretim çağında zorunlu dini eğitim alır.

Bu adamın aile kökeni, kimsenin çözemeyeceği kadar karanlıktır.

Bu adamın ailesinde daima gizlenen bir başka dine düşmanlık vardır.

Bu adamın ruhsal yapısı çok dalgalı ve düzensizdir.

Bu adam, gençliğinde ve ileri yaşında karşıtlarına argo ile yanıt veren küfürbaz ve külhanbeyi tavırlı biridir.

Bu adam, verdiği sözleri tutmayan ve imzaladığı anlaşmalara uymayan biridir.

Bu adam, devlet yönetimi konusunda cahil ama baskıcı ve şantajcıdır.

Bu adam, kendi anadilini bile doğru dürüst konuşamadığı gibi yabancı bir dil de öğrenmek istememiştir.

Bu adam kendi ülkesinde alt ve üst kimlikler bulunduğuna inanır.

Bu adamın kendi devleti ve ordusuyla derin sorunları vardır.

Bu adam hem özel hayatında, hem de siyasi faaliyetlerinde daima mağduru oynamıştır.

Bu adam gençliğinde çok yoksulluk çektiğini öne sürerek, sürekli şekilde çok para kazanma hırsı yaşamıştır.

Bu adamın cinsel sapmaları olduğu veya cinsel sorunlar yaşadığı anlaşılmıştır.

Bu adamın epilepsi (sara) hastalığına düçar olduğu ve zaman zaman "fit" diye bilinen buhranlar geçirdiği hep gizlenmiştir.

Bu adamı gizli bir örgüt, ülkesinde lider yapmaya karar vermiştir.

Bu adam başbakan olunca, cumhurbaşkanını halkın seçmesini istemiş ve kendisinin cumhurbaşkanı yapılmasını dilemiştir.

Bu adamı iktidara getiren gizli örgüt, onu kullanarak ülkesinde devleti çökertmiş ve vatanı böldürterek işgale uğratmıştır.

Bu adam tarihin tanıdığı "En kifayetsiz muhteris" liderdir.

İşte size pazar bilmecesi...

Bu adamı tanıdınız mı? Düşünün... Ama kimseye benzetmeye çalışmayın...


Bu adam Adolf Hitler'dir.

(İletiyi gönderen Yılmaz Dağdeviren ile Saim Yazgan'a teşekkürler.)


Yazar Rahmi TURAN'ın Hürriyet'teki yazısından alıntıdır.

Jean Tigana - Ertuğrul Sağlam
















Tigana, 2006/2007 sezonunda Beşiktaş'ı 2. yaptı. Türkiye Kupası'nı aldı. Türkiye'de Süper Kupa'yı da aldı. Sağlam, 2007/2008 sezonunda Beşiktaş'ı 3. yaptı. Türkiye Kupası'nda Çaykur Rizespor'a elendi, - Rizespor aynı sezon küme düşecek derecede zayıftı. Süper Kupa'yı da alamadı.

Tigana sayesinde Beşiktaş 06/07 sezonu sonunda Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazandı, Sağlam yüzünden Beşiktaş, 07/08 sezonunun son haftasında Fenerbahçe'in mağlubiyeti sayesinde UEFA'ya katıldığına sevinmek zorunda kaldı.

Tigana'nın elindeki kadro, Sağlam'ınkinden kötüydü. Tigana, Bobo'yu keşfetti, maddi değerini yaklaşık 5 kat artırdı. Beşiktaş o sezon, -isteseydi- Bobo'dan da, Serdar Kurtuluş'tan da, Gökhan Güleç'ten de, Burak Yılmaz'dan da kâr edebilirdi. Sağlam döneminde kâr ettirecek futbolcu olmadı.

Şimdi, Tigana'nın maddi yönden de, sportif başarı yönünden de üstünlüğü ortada. Tigana kovuldu, hadi "kovuldu" diyemesek bile, medya baskısıyla yönetim baskısıyla "zorla gönderildi" diyelim. Sağlam, hala duruyor. Aynı yönetim altında, bu nasıl bir çelişkidir?

Sayın Dengesiz Beşiktaş Yönetim Kurulu, ya Tigana'yı takımda tutsaydınız, ya da Ertuğrul'u da gönderseydiniz! İyi de yönetebilirsiniz, kötü de yönetebilirsiniz; bu bir yorum konusu. Ama tutarsız yönetemezsiniz!

Şimdi, Sağlam'ın kalmasının sebebi Türk oluşu veya eşinin türbanlı oluşu değildir diye umuyoruz, Tigana'nın gidişinin de ten renginden, ırkından dolayı olmadığını umuyoruz. İyi de, bu nedenlerden dolayı değilse, NEDEN?